Şehrin böyle havalı insanlarla dolu olduğu o cumartesi akşamı, ben de oradaydım. Bir arkadaşın doğum günü, Bebek'te bir teras, Boğaz'ın o adı konmamış yeşili. Üzerimde dökümlü siyah bir elbise vardı — anneannem ölmeden önce, "Siyah giyen kadın su gibi olur, gittiği her yere uyar," demişti bana. Belki o yüzden seviyordum siyahı. Belki de kendimi gerçekten suya benzettiğim için.
Aynalar... Her yerde aynalar. Bara yaslanmış, kendi yansımama bakıyordum. Yirmi iki yaşındaydım ve şehirde yirmi iki yaşında olmak bir tür silah gibiydi. Henüz farkındaydım: bu silah sadece birkaç sezon paslanmadan dayanırdı. Ama bu akşam değil. Bu akşam henüz paslanmamıştı.
İşte o sırada gördüm onu.
Adının ne olduğunu o akşam bilmiyordum. Sadece bir grup insanın ortasında, sırtını camın aydınlığına vermiş, gülerken arkasına yaslanıyordu. İnsanlar onun etrafına toplanmıştı — kadınlar fazlasıyla, erkekler temkinli. Üç tane kız vardı yanında; hepsi de bende olmayan bir şeyleri olan kızlardı. Daha ince bilekli, daha rahat gülen, daha az kendini dert eden kızlar. Karşıdan baktım, kalbim ne çarptı ne yavaşladı. Çok daha tehlikeli bir şey yaptı kalbim: ölçtü.
İçimden bir ses, "Sen bunu kaldıramazsın," dedi.
Başka bir ses, daha çok hoşuma giden, "Belki tam da kaldıramayacağın için yapmalısın," diye fısıldadı.
Şarabımı bara bıraktım. Kalkıp doğruca onun yanına gitmedim — aklı havada olmak başka şey, salak olmak başka. Sadece pencereye yaklaştım. Manzaraya bakıyormuşum gibi yaptım, ama aslında camın bana iade ettiği yansımayı seyrediyordum: o adam beni görüyor muydu?
Görüyordu.
Bir saniye sürmüş olabilir, üç saniye, beş — zaman, aklı havada kızlara karşı dürüst değildir. Gözlerimiz kavuştu, kavuşmadı, kavuştu. Sonra o sırıttı. O sıkça sırıttığı bir sırıtış olduğunu daha sonra öğrenecektim. O an, o sırıtışın yalnız bana ait olduğunu sandım — büyük yanılgıların hepsi böyle başlar zaten.
Yanındaki kızlardan biri kulağına bir şey fısıldadı. O hâlâ bana bakıyordu. Bu, aslında her şeyi anlatan bir andı: onun kulağına bir şeyler fısıldanıyor ve o bana bakmaya devam ediyor. Bir kadının kulağındaki bir kadın sözlerini duyup başka bir kadına bakabilen bir erkek — bunun ne kadar tehlikeli olduğunu o gece anladım, ama umursamadım. Aklı havada olmanın güzel yanı budur: tehlikeyi hissedersin ama hissettiğini umursamazsın.
Onun bana doğru yürümesini bekledim. Yürümedi. Tam başka tarafa dönüp şarabımı alacakken — sözcüklerle değil, eliyle çağırdı beni. İki parmak. Bana doğru kısacık bir hareket. Sanki bir garson çağırıyormuş gibi. Üstelik bir gülümseme eşlik ediyordu hareketine. Şu an, yıllar sonra bunu yazarken biliyorum ki bu hareketin adı kibirdi. O an ise başka bir adla çağırmıştım onu içimden: çekim.
Hiçbir kadın garson gibi çağrıldığı için kalkıp gitmemeli.
Ben kalktım gittim.
İşte, bir kuğu suya nasıl iner — yavaşça, kibarca, kanatlarını üzgün katlayarak — ben de o akşam öyle yaklaştım ona. Beni gören herkes "ne kadar zarif," dedi muhtemelen. Hiçbiri içimde kopan kasırgayı duymadı.
Adının Ege olduğunu öğrendim. Eli sıcaktı. Bakışları boştu. İlk konuşmamızın ne hakkında olduğunu bile hatırlamıyorum. Çünkü asıl konu, biz birbirimize bakarken aramızda kurulan o sessiz cümleydi: "Bunu yapma," diyordu görmeyen biri. "Bunu yap," diyordum ben.
İlk bardağın dibini gördüğümde, ikinci içkiyi o ısmarladı. Kadehini sertçe değdirdi benimkine.
"Şerefe, yabancı," dedi.
Yabancı dedi. Sanki yabancılığım kalıcı bir şeydi. Sanki tanışsak da öyle kalacaktım. O akşam buna güldüm. Aylar sonra hatırlayacaktım. Yabancı kalmıştım çünkü.
Ama bu daha sonraydı.
Bu akşam ben hâlâ aynaların arasında bir yabancıydım — kendi yansımama bile yabancılaşmaya hazır. Ve aklımdaki o tek soru, dünyanın en eski sorusuydu, en bayağı sorusu, en güzel sorusu:
"Beni de fark eder mi?"