O gece eve nasıl gittiğimi hatırlamıyorum. Bir taksinin arka koltuğunda, telefonum elimde, ekranı kilitli. Kilitli olduğunu biliyordum çünkü her on saniyede bir bakıyordum. Belki bir bildirim kaçırmışımdır diye. Belki haber gelmiştir, ben görmemişimdir. Belki — belki — belki.
Ege'ye numaramı vermiştim. Vermek. Ne tuhaf bir fiil. Sanki bir şey hediye etmek gibi. Oysa numara verdiğinizde aslında çok daha incelikli bir şey vermiş oluyorsunuz: bir adamın elindeki sizi bekletme hakkı.
O gece yatağa girerken telefonu yastığın yanına koydum. Sessize alma, ne olur ne olmaz dedim. Sabaha kadar üç kere uyandım. Üç kere de ilk hareketim ekrana uzanmak oldu.
Hiçbir şey yoktu.
Sabah uyandığımda ilk düşüncem aklı havada bir kızın ilk düşüncesi olamazdı. Ama oldu: Belki o da uyanmıştır. Belki çayını içiyor ve telefonuna bakıyordur.
Kahvaltıyı atladım. Yapacak işlerim vardı, biliyorum. Ama o gün her şey ikincil hissediyordu. Birincil olan tek şey o küçük bildirim sesinin gelmesiydi. O sesin bir adı bile yoktu. Bir titreşim, bir aydınlanma — bir adamın bana ulaşma kararı.
Akşam dört içkiyle birlikte oturdum bir arkadaşımla. Konuşurken Ege'den bahsetmedim. Bahsetmek, gerçek kılmaktı. Henüz gerçek kılmaya cesaretim yoktu — çünkü gerçek olduğu anda, gelmeyen mesaj da gerçek olacaktı.
Bu sefer beklemeyi öğrendim, ya da öyle sandım. Telefonu odanın diğer ucuna koydum. Tam yarım saat geçince koşa koşa baktım. Hâlâ hiçbir şey.
Aslında bekleyen kadın boş zamanını beklemez — tüm zamanını bekler.
O gün bir karar verdim — Ege'nin Instagram'ına baktım. Daha önce bakmıştım, biliyorum, gece de bakmıştım, ama bu sefer farklı baktım. Detay arayarak. Storyleri nelerdi? Beğenileri kimden geliyordu? Profilinde en son kim yorum yapmıştı?
Bir kadının başka bir kadını aramasını anlamayanlar, hiç kıyaslama yapmamış olanlardır. Ben o gün üç farklı hesabı ezberledim. Onun beğendiği üç kadın. Biri Bodrum'da fotoğraf çekiyordu. Biri yoga eğitmeniydi. Biri ne yaptığı belli olmayan ama hep gülen bir kızdı.
Üçü de güzeldi. Ben de güzeldim. Bu beni rahatlatmıyordu. Çünkü ben tek bir kız değildim onun gözünde — bir adaydım. Sıra bekliyordum. Sıramın geleceği bile belli değildi.
O gün, sabah duşa girdiğimde aklımda iki seçenek vardı.
Birincisi vazgeçmek. Telefonu kapatmak, hayata geri dönmek, "bir gecelik bir bakıştı, üzüleceğim ne ki" demek. Bu seçenek aklı başında bir kadının seçeneğiydi. Ama ben aklı başında bir kadın değildim. Hiç olmamıştım.
İkincisi başka bir yol bulmak. Mesajın ondan gelmesini beklemekten vazgeçmek — ama vazgeçmenin ne olduğunu yanlış anlayarak. Mesajı silmeyi değil; buluşmayı tesadüfe çevirmeyi kastediyordum.
Ortak arkadaşımıza şu cümleyi kurdum: "Geçen gün arkadaşının bir mekânından bahsediyordunuz, hatırlıyor musun? Şu Etiler'deki?" Yemin ederim, hiç kimse hiçbir şeyden bahsetmemişti. Ama insanların çoğu kendi söylemediği bir şeyi söylediğini hatırlamamaktan utanır. Arkadaşım da öyle yaptı. "Hıı, evet evet," dedi. "Cumartesi açık galiba." Sağ ol, dedim. İçimde bir şey kıpırdadı — bilmediği bir şeyi bana söyleten o sahte hatırlatmanın küçük zaferi. Bu, peşine düşmenin ilk adımıydı: kendine bile yalan söyleyebilmek.
Plan basitti. Cumartesi gecesi, sözde başka bir arkadaşıma uğramaya gidecektim. Etiler'de o mekâna tesadüfen uğrayacaktım. Belki orada olurdu. Belki olmazdı. Ama orada olma ihtimalini kontrol etmek artık benim elimdeydi — onun bana bakma ihtimalini değil.
Aklı havada olmanın güzel yanı: aklın bu kadar havadayken bile, bir taraftan da inanılmaz strateji üretebiliyor olmasıydı. Boşlukta süzülen bir kuş, rüzgârın yönünü yine de hesaplayabilir.
Aynanın önünde uzun süre durdum o akşam. Aynalar, biliyordum, son bölümün de baş kahramanıydı. Bu sefer giyeceğim şey siyah değildi. Beyaz. Çünkü herkes Ege gibi adamların siyahı sevdiğini sanır. Ama Ege gibi adamlar, kendilerine benzemeyene daha çok bakar. Siyah, ona dönmem demekti. Beyaz, ondan farkım olduğunu söylemekti.
Saçımı topladım. Topuğu inceydi giydiğim ayakkabının. Yürüyebiliyor muyum? Hayır pek değil. Önemli miydi? Hiç değil. Kuğular yürümek için yapılmamıştır zaten — onlar suya inmek için yapılmıştır.
Kapıdan çıkarken telefonuma son bir kez baktım.
Hiçbir şey yoktu.
İyiydi.
Ben artık beklemiyordum. Ben gidiyordum.
Mekâna girdiğimde kapıdaki adam beni süzdü. Bu adamların görmesi gereken şeyi gördüğümüzde, bir kadın olarak içimizde küçük bir bayrak dalgalanır. O bayrak hep cinsel bir bayrak değildir — bazen sadece "görüldün" bayrağıdır. Görüldüğümü bildim. İçeri girdim.
Bar çok kalabalıktı. Müzik fazlasıyla yüksekti. İnsanlar gruplar halinde dağılmıştı, içecekler elden ele geçiyordu. Gözlerimi süzdüm. Önce sağ taraf — yok. Sonra orta — yok. Sonra köşe — ve orada.
Oradaydı.
Ama yalnız değildi.
Yanında oturan kadını ben tanıyordum. Üç gün önce ezberlediğim üç hesaptan birinin sahibiydi. Yoga eğitmeni. Saçları açıktı. Eli onun dizinin üstündeydi. Ege, kafasını ona doğru eğmiş, kulağına bir şey söylüyordu. Tıpkı doğum gününde başka birinin kulağına bir şey söylediğinde benim aklımdan "yalnız bana bakıyor" diye geçen sahne gibi — şimdi aynı bakışın bu sefer başka bir kadına ait olduğunu izliyordum.
Bir an, dünya durdu.
Sonra — ve bu en kötü kısımdı — Ege başını kaldırdı. Beni gördü. Bir saniye. Sırıttı.
Yanındaki kadına bir şey daha söyledi. Kadın bana baktı, sonra Ege'ye baktı, sonra güldü.
Birinin sırrına dahil olduğun, ama o sırrın sen olduğun bir an, dünyada en kötü andır.