Altı hafta boyunca mutluydum ve bunu şimdi, her şeyi bilerek yazarken bile inkâr edemiyorum. İşin en zor kısmı burası: anlatacağım kötü şeyler, güzel şeylerin yalan olduğu anlamına gelmiyor. Keşke gelseydi. O zaman çok daha kolay unuturdum.
O altı hafta gerçekti. Ben oradaydım. O da oradaydı. Sorun, "orada" kelimesinin ikimiz için farklı büyüklükte olmasıydı.
Evi Gayrettepe'de, dördüncü kattaydı. Asansör yoktu. İlk gittiğimde bunun için özür diledi, sonraki hiçbir seferde etmedi; alışkanlıklar özrü yer bitirir.
Kahveyi tuhaf yapardı. Cezveyi ocağa koyar, sonra unuturdu. Taşardı. Her seferinde taşardı. Her seferinde "hah!" derdi, sanki ilk defa oluyormuş gibi. Altı haftada on dört kere taştı; ben saydım. Bir insanı sevdiğinizi, hatalarını istatistiğe çevirdiğinizde anlarsınız.
Sabahları erken kalkardı ve beni uyandırmamak için ayakkabılarını kapıda giyerdi. Bunu iki kere gördüm, ikisinde de uyanıktım ama uyuyor numarası yaptım — çünkü o incelik, ancak izlenmediğini sandığı zaman gerçekti ve ben onun gerçek versiyonunu ancak böyle görebiliyordum.
Bir keresinde ateşim çıktı. Eczaneye gitti, döndü, elinde üç farklı ilaç ve bir paket vişneli gofret vardı. "Hangisi lazım bilmiyordum," dedi. Gofretin niye alındığını sormadım. Sormadığım için bugün hâlâ minnettarım; bazı şeylerin açıklaması olmadığında daha uzun yaşarlar.
İyi anları biriktiriyordum. Biriktirdiğimin farkında değildim.
İnsan yalnızca kaybedeceğini sezdiği şeyi biriktirir.
Şimdi de olmayanları anlatmam lazım. Çünkü bir ilişkiyi tarif eden şey içindekiler değil, eksik olanlardır.
Altı hafta boyunca:
Hiçbir arkadaşıyla tanışmadım. "Tanıştırayım" cümlesi bir kere bile kurulmadı. Kalabalıkların adamıydı — ama kalabalıkları benden ayrı bir odada tutuyordu.
Hiçbir fotoğrafımız olmadı. Bir tane bile. Altı hafta. Yüzlerce saat. Sıfır kare. Ben bunu "o öyle biri değil" diye açıkladım kendime. Oysa aynı adam üç ay önce bir teknede beş kişiyle çekilmiş fotoğrafını paylaşmıştı; onu da ben biliyordum, çünkü profilini ezberlemiştim.
Ve hiçbir plan dört günden uzun olmadı. Perşembe için cumartesi konuşurduk. Bir sonraki ayı hiç konuşmadık. "Yazın nereye gitsek?" diye sordum bir kere. "Bakarız," dedi. Bakarız, Türkçedeki en zarif hayırdır.
Ben bunların hepsini gördüm. Hiçbirini görmedim. İkisi de doğru. İnsan zihni, sevdiği şeyi korumak için kendi gözünün önüne kendi eliyle perde çeker ve sonra "karanlık" der.
Deniz'in doğum günü vardı. On iki kişilik bir masa. İki hafta önceden söyledim.
"Geleceğim," dedi.
O akşam saat sekizde mesaj geldi.
Masaya döndüm. On bir kişi vardı, bir sandalye boştu ve o sandalye bütün gece benimle konuştu.
Deniz hiçbir şey söylemedi. Sadece kadehini benimkine değdirdi ve gözlerimin içine baktı — bir arkadaşın "biliyorum" demek için kelime kullanmadığı o bakış. O bakış, o gece bana söylenen en ağır cümleydi.
Eve dönerken kendime şunu söyledim: "Bana zaman ayırmıyor değil. Sadece o benim gibi kalabalıkları sevmiyor."
Kalabalıklarda tanıştığımız adamla ilgili kurduğum cümleye bakın.
Sonraki hafta telafi etti. Ederler. Her zaman ederler. Cuma akşamı beni aldı, konuşmadan Sarıyer'e sürdü, arabayı denize bakan bir yerde durdurdu, radyoyu kapattı ve yirmi dakika hiçbir şey söylemedik.
Sonra dedi ki:
"Bazen seninleyken susabildiğim için rahatlıyorum. Başka kimseyle susamıyorum."
O cümle için altı ay daha beklerdim. Sekiz sandalye boş bırakırdım. Deniz'in bütün doğum günlerini kaçırırdım.
Şimdi anlıyorum ki bu, dünyanın en ekonomik cümlesidir: hiçbir şey vaat etmez, her şeyi hissettirir.
Bir gece — dördüncü haftaydı sanırım — mutfakta oturuyorduk. Telefonu masanın üstündeydi.
Yüzü kapalı.
Bunu ilk defa fark etmiyordum. İlk defa düşünüyordum.
Ekranı hep aşağı bakardı. Masada, sehpada, yatağın yanında, arabada. Her yerde. Hiçbir istisnası olmadan. Bir alışkanlık bu kadar tutarlı olduğunda artık alışkanlık değildir — bir sistemdir.
"Telefonunu neden hep ters koyuyorsun?" dedim. Sesim normaldi. Bunu kendime iftihar ederek söylüyorum: sesim gerçekten normaldi.
Bir saniye bile duraksamadı.
"Ekranın ışığı gözümü yoruyor," dedi.
Güzel cevap. Hızlı cevap. Fazla hızlı cevap.
Dürüst bir insan bu soruya "ne bileyim, alışkanlık" der ve omuz silker. Hazırlıklı bir insan gerekçe sunar. Gerekçeler, masumiyetin değil, provanın işaretidir.
Ben o an ne yaptım, biliyor musunuz?
Gülümsedim. "Haklısın," dedim.
Ve o bilgiyi aldım, katladım, içimde bir yere koydum. Açmadım. Atmadım da. Orada durdu. Haftalarca durdu. Sonra ne olduğunu göreceksiniz.
Kadınlar bilmedikleri için aldanmazlar. Bildiklerini erteledikleri için aldanırlar.
Altıncı haftanın sonunda bir akşam, yatakta, sırtı bana dönük uzanırken, uykuya giderken mırıldandı:
"İyi ki geldin o gece."
"Hangi gece?"
"İkinci. Etiler'deki."
Gözlerimi açtım karanlıkta.
O gece benim tesadüf diye kurguladığım geceydi. Aylar önce ortak arkadaşımıza yalan söyleyerek öğrendiğim, beyaz giyip topuklu ayakkabıyla gittiğim, planladığım, hesapladığım gece.
"Tesadüftü," dedim.
Karanlıkta güldüğünü duydum. Sesli değil — sırtından duydum.
"Tabii," dedi.
Ve uyudu.
Ben uyumadım.
Çünkü o gece, altı haftanın en önemli şeyini öğrendim: oyunu ben kurduğumu sanıyordum ama o baştan beri biliyordu. Beni kazandığını sandığı bir oyunda oynatmıştı. Kuğuya adını veren, kuğuyu evcilleştiren olur.
Yanımda uyuyan adama baktım karanlıkta. Yüzü çocuk gibiydi. Buzdolabına yapıştırılmış bir kartpostalın çocuğu.
Kalkıp gitmedim.
Sarıldım.