Siyah Kuğu
— Bölüm IX —

Ayrılmak Bir
Kerede Olmaz

Rıdvan Türk
7 dk okuma
Hikaye

Filmlerde ayrılık bir sahnedir. Yağmur yağar, biri bağırır, kapı çarpılır, jenerik akar.

Gerçek hayatta ayrılık bir takvimdir.

Ben Ege'den yedi kere ayrıldım. Yedisi de gerçekti. Yedisi de yetmedi.

· I ·

Birinci ayrılık çarşamba gecesiydi, kapıyı kapatıp merdivenleri indiğim gece. Ağladım, bitti sandım. Sekiz gün sürdü.

İkinci ayrılık numarasını silmekti. Sildim. Ama ezberliyordum. Bir numarayı ezberlemişseniz silmemişsiniz demektir — sadece kendinize küçük bir tören düzenlemişsinizdir.

Üçüncü ayrılık engellemekti. Engelledim. Kırk saat sonra kaldırdım, "bir mesaj atmıştır belki, görmezsem ayıp olur" diye. Atmamıştı. Kırk saatlik cesaretimi, olmayan bir mesaj için harcadım.

Dördüncü ayrılık fotoğrafları silmekti. Sildim. "Son 30 gün" klasöründen geri getirdim. Sonra tekrar sildim. Sonra bir tanesini, sadece bir tanesini, adı belli olmayan bir albüme taşıdım. O albümün adı "Belgeler"di. Bir insanın kendi kalbine kurduğu tuzağa bakın.

Beşinci ayrılık "arkadaş kalalım"dı. Üç gün sürdü ve o üç günün sonunda arkadaş olmadığımızı, sadece bekleme odasına geçtiğimi anladım.

Altıncı ayrılık ocak ayındaydı ve en uzun süreniydi: on dokuz gün. On dokuzuncu gün bir mesaj attı — "Seni bugün çok düşündüm" — ve ben o cümlenin içinde hiçbir vaat, hiçbir özür, hiçbir gelecek olmadığını görebilecek kadar zekiydim.

Yine de gittim.

Zeka insanı korumaz.
Zeka sadece, ne yaptığını bilerek batmanı sağlar.

Yedinci ayrılığı anlatacağım. Ötekilerden farklıydı, çünkü onu ben yapmadım.

Bir ayna yaptı.

· II ·

Şubat. Deniz'in ısrarıyla çıkmıştım. "Bir içki, sonra eve" demişti. Ben o aralar hâlâ eve gitmek için bahane arayan biriydim ama gitmiştim.

Nişantaşı'nda bir yer. Kalabalık. Işıklar alçak. Müzik yüksek.

Ve orada, tam karşımızdaki köşede, o vardı.

Bunu görünce ne oldu biliyor musunuz? Hiçbir şey olmadı. Kalbim hızlanmadı. Ellerim titremedi. Bu beni ürküttü — çünkü sekiz aydır her titreyişimin sebebi oydu ve şimdi beden bir şey söylemiyordu.

Sonra yanındaki kızı gördüm.

Selin değildi.

Başka biriydi. Genç. Çok genç. Yirmi bir, olsa olsa yirmi iki. Saçları yeni yaptırılmış gibi duruyordu, elbisesi biraz fazla yeniydi, ayakkabıları biraz fazla yüksekti — yani bu geceye hazırlanmıştı.

Ege üç arkadaşıyla oturuyordu ve kız onların masasında değildi. Bara yaslanmıştı.

Bara yaslanmıştı ve camdaki yansımasına bakıyordu.

Nefesim durdu.

Çünkü o kız, sekiz ay önceki bendim. Aynı duruş. Aynı hesap. Aynı "bakmıyormuş gibi bakma" tekniği. Aynı içindeki gürültü. Camda kendini kontrol ediyordu ve aslında onun bakıp bakmadığını kontrol ediyordu.

Ve sonra oldu.

Ege başını kaldırdı. Kıza baktı. Sırıttı.

Ve iki parmağıyla, tam olarak, birebir, sekiz ay önce bana yaptığı gibi — kısacık bir hareketle kızı yanına çağırdı.

Garson çağırır gibi.

Ben o hareketi görünce midem çekildi. Çünkü artık ne olduğunu biliyordum: o hareket bir davet değildi. Bir testti. Kalkarsanız, sıraya girmişsiniz demekti.

Kız bir saniye durdu.

Bir saniye. Belki içinde bir ses "gitme" dedi. Belki gururu kıpırdadı.

Sonra kadehini aldı ve gitti.

Tıpkı benim gibi.

· · ·

Ayağa kalktım.

Ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece kalktım.

Deniz bileğimi tuttu.

"Ne yapacaksın?" dedi.

"Söyleyeceğim."

"Neyi?"

"Ne olacağını."

Deniz beni bırakmadı. Gözlerime baktı ve tek bir soru sordu — dünyanın en basit, en yıkıcı sorusu:

"Sekiz ay önce biri sana söyleseydi, inanır mıydın?"

Oturdum.

Çünkü hayır. İnanmazdım. Kim söylerse söylesin, ne söylerse söylesin, kaç kanıtla söylerse söylesin — inanmazdım. Dahası: o kadına kızardım. "Kıskanıyor" derdim. "Bilmiyor" derdim. "Bizimki farklı" derdim.

Herkesin kendi felaketi, ona ilk defa oluyor.

Uyarılabilecek bir şey olsaydı, adı zaten siyah kuğu olmazdı.

· III ·

Ama bir şey yaptım.

Yarım saat sonra tuvalete gittim. O da oradaydı. Aynanın önünde, ruju elinde, dudağının köşesini düzeltiyordu.

Yan yana durduk. İki kadın, bir ayna. Ne kadar eski bir sahne.

Elimi yıkarken bana baktı — kadınların tuvalette birbirine attığı o kısa, nazik bakış.

"Çok güzelsin," dedim.

Güldü. Utandı. "Aa, sağ olun," dedi. Sonra "siz de" diye ekledi, çünkü öyle öğretilmişti.

Aynadan ona baktım.

Uyarmadım. Ege'nin adını anmadım. Hiçbir hikâye anlatmadım. Kimse kimseyi kurtaramaz, bunu artık biliyordum.

Sadece şunu söyledim:

"Bunu sana biri söylemeden önce kendin biliyor ol, olur mu?"

Bir saniye kaşları çatıldı. Anlamadı.

Anlamasını da beklemiyordum. Tohum, düştüğü gün yeşermez.

Gülümsedim, ellerimi kuruladım ve çıktım.

· IV ·

Masaya dönmedim. Deniz'e dışarıdan yazdım.

Çıkıyorum. Yarın anlatırım. İyiyim, gerçekten iyiyim.00:51

Ve gerçekten iyiydim.

Nişantaşı'nda, şubat soğuğunda, montumu ilikleyerek yürüdüm. Taksi tutmadım. Yürüdüm.

Yürürken şunu fark ettim: o gece Ege'den ayrılmadım.

Ondan zaten aylar önce ayrılmıştım; sadece cesedini taşıyordum.

O gece ayrıldığım kişi, bardaki o kızdı. Yani sekiz ay önceki ben. Aklı havada, güzelliği ön planda, iki parmak hareketiyle kalkıp giden kız.

Ona kızmadım. Ona acımadım da.

Sadece — nasıl anlatsam — elini bıraktım.

Bir kadının hayatındaki en gerçek ayrılık, bir erkekten değil, kendi eski versiyonundan ayrılmasıdır. Ve o ayrılıkta hiç kimse ağlamaz, hiç kimse kapı çarpmaz, jenerik akmaz.

Sadece biri gece yarısı yürür ve üşümediğini fark eder.

· · ·

Eve girdiğimde çalışma masamın alt çekmecesini açtım.

Pasaportu çıkardım.

Altındaki katlanmış kâğıdı aldım. Sekiz aydır orada duruyordu.

Açtım. İlk kelimeyi okudum.

Congratulations.

Ve o gece, hayatımda ilk defa, bir erkeğe değil, bir e-postaya cevap yazmak için oturdum.

— bölüm IX sonu —
Serinin Finali
Bölüm X — Aynadaki Kadın
Siyah Kuğu — Tüm Bölümler
I II III IV V VI VII VIII IX X · Final
CHOPIN