Sabah telefonu elime aldığımda üç mesaj vardı ve ben onları okumadan önce bir bardak su içtim. Bunu kimse görmedi. Görülmeyen kahramanlıklar en gerçek olanlardır.
Üç mesajın üçü de saat ikiden önce atılmıştı ve hiçbiri bir soru gibi durmuyordu; hepsi bir iddia gibiydi. "Bugün iyiydi" — kim için? "Uyudun mu" — cevap beklemiyordu, sadece uyanık olduğumu ummuştu. Ve "yarın akşam" — soru işareti kibardı ama cümlenin kendisi kibar değildi.
Bu adam, bir kadına üç gün cevap yazmayan adamdı. Şimdi üç saatte üç mesaj yazıyordu. Aradaki fark bendim.
Deniz'le öğlen buluştuk. Deniz benim en eski arkadaşımdır ve dünyadaki tek işi bana gerçeği söylemektir; bu yüzden onu bazen sevmem.
Telefonu masaya koydum. Ekranı yukarı baktı. Üç mesaj hâlâ oradaydı, hâlâ okunmamıştı.
"Cevap vermeyecek misin?" dedi.
"Vereceğim."
"Ne zaman?"
"Bilmiyorum," dedim. Yalan. Biliyordum. Akşam sekizde verecektim. Yedi buçuk fazla hevesli, dokuz fazla mesafeliydi. Sekiz, tam olarak 'senin varlığını hatırladım ama günümü ayarlamadım' saatiydi. Bunu hesaplayabildiğim için kendimden hem utandım hem gurur duydum.
Deniz kahvesini karıştırdı. Karıştıracak bir şey yoktu içinde; sadece elini meşgul ediyordu, çünkü söyleyeceği şeyi söylemeden önce hep böyle yapardı.
"Bu adamı seviyor musun, yoksa kazanmak mı istiyorsun?" dedi.
Cevap vermedim. Bir kadının en tehlikeli anı, bu iki şeyin farkını artık bilemediği andır.
Sessizlik bir boşluk değildir. Sessizlik bir hacimdir — ve karşı taraf onu kendi korkularıyla doldurur.
Akşam sekizde yazdım. Tek satır.
Perşembe, o günden üç gün sonraydı.
Üç gün. Aynı sayı. Aynı süre. Kimseye açıklamadım, kimse fark etmedi, o bile fark etmedi — ama ben biliyordum. Bir kadının intikamı bazen bir cümleye sığar ve o cümlede intikam kelimesi geçmez.
On bir saniye sonra cevap geldi. On bir saniye. Bir zamanlar üç gün bekleten adam, artık on bir saniye içinde yazıyordu.
Telefonu kapattım, yüzükoyun masaya bıraktım ve odanın ortasında durdum. Kalbim, kazandığını sanan bir kalbin attığı gibi atıyordu.
Kimse bana o an şunu söylemedi: bir oyunu kazanmak, oyunu bırakabildiğin anlamına gelmez.
Perşembe geldi.
Beni bir bara götürmedi. Kalabalık bir yere de götürmedi. Cihangir'de, adını daha önce hiç duymadığım, sekiz masalı bir yere gittik. Işıklar alçaktı. Müzik konuşmayı bastırmıyordu — bu çok önemliydi, çünkü kalabalık ve gürültü, Ege gibi adamların kamuflajıdır. Kamuflajını bırakmıştı.
Yine siyah giymiştim. Bu sefer düşünmeden. Ya da öyle sandım.
İlk yarım saat garipti. Çünkü sahne yoktu. Seyirci yoktu. Kıskandırılacak kimse yoktu. Sadece iki insan ve arada duran bir mum vardı ve mum bile bize fazla geliyordu.
"Sen normalde böyle yerlere gelmezsin," dedim.
"Gelmem," dedi. Sonra ekledi: "Sen de normalde üç gün bekletmezdin."
Gözlerimi kaçırmadım. "Nereden biliyorsun?"
"Çünkü ilk gece gözlerin bekleyen gözlerdi," dedi. "Şimdi değil."
İşte o an, o çok kısa an, bir şey oldu: ilk defa beni gerçekten görmüştü. Ve bir insanı bağlamanın en güçlü yolu ona sarılmak değildir — onu doğru tarif etmektir.
Gecenin ikinci yarısında, ikinci kadehte, hiç sormadığım bir şeyi anlattı.
Babası, o on bir yaşındayken evden çıkmış. Bir sabah, valizsiz. Valizsiz olduğu için annesi günlerce "akşama gelir" demiş. Dört ay sonra Bodrum'dan bir kartpostal gelmiş — üzerinde sadece "iyiyim" yazan bir kartpostal.
"Annem onu buzdolabına yapıştırdı," dedi Ege. "Yıllarca orada durdu. Her sabah kahvaltıda o kartpostala baktım."
Sustum. Sustuğum iyi oldu, çünkü söyleyeceğim her şey berbat olurdu.
"O yüzden," dedi ve durdu. Devamını getirmedi. Getirmemesi getirmesinden daha etkiliydi. Erkekler bazen cümlelerini kasten yarım bırakır ve kadınlar o boşluğu kendi merhametleriyle doldurur.
Ben de doldurdum.
O gece eve dönerken şunu düşündüğümü hatırlıyorum: bu adam kötü değil, sadece kırık. Ve dünyadaki bütün akıllı kadınlar bu cümleyi bir kere kurar; kurduktan sonra da bir daha eskisi gibi akıllı olamaz.
Bir erkeğin yarasını gördüğünüz an, artık onunla değil — onu iyileştirme fikriyle beraber olursunuz.
Kapının önünde beni bekletti. Taksi çağırmıştı, gelmesine iki dakika vardı, iki dakika bir ömürdür.
Bana baktı. Yukarıdan aşağı değil — bu sefer sadece yüzüme.
"Sen hep siyah giyiyorsun," dedi.
"Farkındasın demek."
"İlk geceden beri." Sırıttı, ama sırıtışın kenarı yumuşaktı. "Kuğu gibisin. Ama beyaz olanlardan değil." Bir saniye düşündü, sonra sanki kendi bulduğu şeyden hoşlanmış gibi başını salladı. "Siyah kuğu."
Güldüm. İçimden gülmedim.
Çünkü o gece öğrendim ki insanlar beyaz kuğuya bakar, siyah kuğuyu hatırlar. Ve ben o âna kadar hayatım boyunca bakılan biri olmaya çalışmıştım. İlk defa biri bana hatırlanacak bir şey demişti.
Taksi geldi. Bindim. Camdan el salladım — el sallamak, o gece yaptığım tek çocukça şeydi ve bugün hatırladığım tek masum şey odur.
Eve girdiğimde aynanın önünde durdum.
"Siyah kuğu," dedim yüksek sesle. Kendi sesim odada tuhaf durdu.
Bir isim verilmek, sahiplenilmenin en zarif halidir. O gece bunu bilmiyordum. Sadece güzel olduğunu düşündüm.
Çok güzeldi.