Siyah Kuğu
— Bölüm VI —

Göze Almak

Rıdvan Türk
7 dk okuma
Hikaye

Mektup bir salı sabahı geldi. Mektup demeyelim — bir e-postaydı; ama hayatınızı ikiye bölen şeylere insan otomatik olarak eski isimler verir.

Congratulations. İlk kelime buydu. Sonrasını okumadan önce üç kere okudum.

Milano'da bir tasarım ofisinde, bir yıllık, burslu program. Beş ay önce başvurmuştum — o kadar önce ki başvurduğumu neredeyse unutmuştum. O zamanlar hayatımda Ege yoktu. O zamanlar hayatımda bir tek ben vardım ve o "ben" cesur bir kızdı.

Ekrana bakarken bedenimde iki ayrı sevinç oldu.

Birincisi saf, çocuksu, bağırmak isteyen bir sevinçti — başardım.

İkincisi hemen ardından geldi ve utanç vericiydi: şimdi ona söyleyeceğim ve o beni tutacak.

İşte kadınların hayatlarını kaybettiği yer tam burasıdır: kendi zaferlerini, birinin onları ne kadar istediğini ölçmek için bir terazi olarak kullandıkları an.

· I ·

Akşam söyledim. Kasten sıradan söyledim; büyütmedim. Büyütmediğim için de aslında büyüttüğümü sanıyordum — kadın matematiği.

"Milano'dan kabul geldi," dedim. "Şu program vardı ya, hani anlatmıştım."

Anlatmamıştım. Hiç anlatmamıştım. Ama "anlatmıştım" demek, ilgilenmediğini kanıtlamak için kurulmuş küçük bir tuzaktı.

Tuzağa basmadı. Fark bile etmedi.

Başını kaldırdı. Gerçekten sevindi — bunu inkâr edemem, gözleri gerçekten parladı.

"Ohooo," dedi. "Süper. Tebrik ederim."

Sonra sarıldı. İyi bir sarılmaydı. Uzundu.

Sonra çekildi, gülümsedi ve şu cümleyi kurdu:

"Kesin gitmelisin."

İki kelime.

Dünyanın en desteklemeyici destek cümlesi.

· II ·

O akşam bekledim.

Yemek boyunca bekledim. Bulaşık yıkarken bekledim. Filmi izlerken — izlemedim, ekrana baktım — bekledim. Yatağa girerken bekledim. Işık söndükten sonra da bekledim.

Bir kelime bekliyordum.

"Kalma."

Ya da onun herhangi bir akrabası: "Ben ne yapacağım?" "Uzun sürecek mi?" "Ben de gelirim." "Peki biz ne olacağız?" Hatta kaba bir "gitme" bile olurdu. Kırıcı bir şey bile olurdu. Bir itiraz bekliyordum. İtiraz, ilgi demektir. Kavga bile bir tür sahiplenmedir.

Gelmedi.

Gece ikide, karanlıkta, gözlerim açık, tavana bakarken şunu düşündüm: belki de utangaçtır. Belki de beni tutmaya hakkı olmadığını düşünüyordur. Belki de bencil olmak istemiyordur.

Ne kadar cömerttim kendi kalbime karşı, değil mi? Bir insanın umursamazlığına üç ayrı asalet gerekçesi bulmuştum.

Sabaha karşı, uyumadan önce, doğruyu bir kere düşündüm — sadece bir kere, kısacık: ya sadece umurunda değilse?

Sonra o düşünceyi, tıpkı yüzü kapalı duran telefon bilgisi gibi katladım ve aynı yere koydum.

O yer artık dolmaya başlamıştı.

· III ·

Üç hafta boyunca konuyu hiç açmadı.

Bunu okurken belki hafif geliyor. Ama şunu düşünün: bir insan sizin bir yıllığına başka bir ülkeye gidebileceğinizi öğrenir ve yirmi bir gün boyunca bir kere bile sormaz. Ne "kararını verdin mi", ne "ne zaman", ne "vize aldın mı", hiç.

Bir insanın gitmesi umurunda olmayan biri, o insanın kalmasını da fark etmez.

Ben de bunu biliyordum. Biliyordum. Bu hikâyeyi okuyanların hepsinin şu an beni azarladığı yerde ben zaten oturuyordum.

Yirmi ikinci gün, kabul mektubuna cevap verdim.

İki satır yazdım. İngilizcem çok düzgündü — insan en çok utandığı işi en düzgün gramerle yapar.

Teşekkür ederim. Bu yıl için katılamayacağım.

Gönder'e bastım.

Ekran değişti. Sayfa yenilendi. Hayat, bir hayatın kapandığını hiç belli etmeden yenilenir.

Bilgisayarı kapattım. Odada oturdum. Ağlamadım. Ağlamamam en kötü kısmıydı — çünkü ağlasaydım, en azından kaybettiğimin farkında olduğumu kanıtlardım. Oysa ben o an, bir şey kazandığımı sanıyordum.

Fedakârlık, karşı taraf bilmediğinde fedakârlık olmaktan çıkar.
Sadece kayıp olur.
· IV ·

Ege'ye ne dedim biliyor musunuz?

"Milano'dan vazgeçtim. Zamanlaması olmadı."

Bu cümlede tek bir yalan kelime yoktu ve cümlenin tamamı yalandı. En tehlikeli yalan türü budur.

Ne dedi?

"İyi yapmışsın. İstanbul da güzel ya."

Sonra bana ne yemek istediğimi sordu.

Ne yemek istediğimi sordu.

Bir yılımı ona verdim, o bana menü uzattı. Ama bunu ona nasıl söyleyebilirdim? Söyleseydim, "ben senden bunu istemedim ki" derdi ve haklı olurdu. İşte bu yüzden sessiz fedakârlık, insanın kendi kendine kurduğu en mükemmel hapishanedir: anahtarı sadece sizde vardır ve siz onu yutmuşsunuzdur.

· · ·

Deniz'e bir hafta sonra söyledim. Söylemek zorundaydım; içimde bir yerde bilinmesini istiyordum, en azından bir kişi tarafından.

Kaşığını bıraktı. Tabağı itti. Bana baktı.

"Sana kalmanı söyledi mi?"

"Hayır."

"İstedi mi peki?"

"Deniz—"

"Sordu mu bir kere? Bir kere sordu mu?"

Cevap vermedim.

Sesini yükseltmedi. Keşke yükseltseydi. Bunun yerine öne eğildi ve çok yavaş konuştu:

"Sen kendi kendine 'kal' dedin," dedi. "Ama onun sesiyle söyledin. Kendi kararına başkasının adını verdin. Bir gün ona kızacaksın — ama o hiçbir şey yapmadı. Yapmadığı şey için ona kızamayacaksın. En kötüsü de bu olacak."

Sonra elimi tuttu.

"Ve bir gün," dedi, "bunu ona söyleyeceksin. Ve o, 'ben istemedim ki' diyecek. Ve o gün ne olduğunu şimdiden biliyorum: senin dünyan bitecek, onun akşam yemeği devam edecek."

Bunu unutmadım. Kelimesi kelimesine hatırlıyorum, çünkü aylar sonra tam olarak öyle oldu.

· V ·

Kabul mektubunu sildim. Sonra çöp kutusundan geri aldım. Sonra yazdırdım.

Kâğıdı katladım, çalışma masamın alt çekmecesine koydum. Altında pasaportum vardı. Pasaportun altına koydum ki görünmesin, ama pasaportu her elime aldığımda hissedeyim.

O çekmece, bu hikâyenin geri kalanında sessizce yaşadı.

Ben her şeyi göze almıştım.

Sorun şu ki, göze almak Türkçede tuhaf bir deyimdir: bir şeyi gözünüzün önüne getirmek anlamına gelir. Yani riski görürsünüz. Bakarsınız. Ve yine de yaparsınız.

Ben görmüştüm.

Ben bakmıştım.

Ve yine de yaptım.

— bölüm VI sonu —
Sonraki Bölüm
Bölüm VII — Camdaki Çatlak
Siyah Kuğu — Tüm Bölümler
I II III IV V VI VII VIII IX X · Final
CHOPIN