Siyah Kuğu
— Bölüm III —

Yaklaşmak ya da
Gitmek

Rıdvan Türk
6 dk okuma
Hikaye

Bir an, sadece bir an, gerçekten gitmeyi düşündüm. Topuğum kapıya doğru dönmek üzereydi. Henüz beni gören tek kişi onlardı; geri çekilirsem, akşam hiç olmamış sayılırdı. Aklı havada bir kız bile bazen, çıkış kapısının çekiminin tüm dünyaya bedel olduğunu fark edebilir. Ben fark ettim.

Ama bedenim aynı anda başka bir şey yapıyordu — ileri.

Aklın "gitsen iyi olur" dediği bir saniyede, beden çoktan üç adım atmıştı. İnsan denilen mahluk işte tam olarak bu çatışmadan ibaret: aklın saygısı ile bedenin gururu arasındaki o ince çizgi. Ben o çizgide doğmuştum sanırım. Asla kararını veremeyen ama her zaman bir adım daha atan biri.

Kapı arkamda kaldı.

· I ·

Bara doğru yürüdüm. Onların oturduğu köşeye değil — tam tersine. Mekânın diğer ucundaki tezgâha. Gözümü onlardan ayırdım, kasten, bir tiyatrocu gibi. Görmediğim için varlığım da yokmuş gibi hissedeceklerini biliyordum. Ama bu bir oyundu artık. Ben de oyuna girmiştim.

"Rakı, suyla," dedim. İstediğim rakı değildi. Rakı istemeyi seçtim; çünkü uzun süredir aklı havada bir kızın elinde rakı bardağı gören bir adamın gözünde belli bir kıvılcım olduğunu fark etmiştim. Kadehimi aldım. Tezgâha yaslandım. Sırtım onlara dönüktü.

Bir kadının sırtı, bazen yüzünden daha çok şey söyler.

Yanımda bir adam vardı. Yaşı belirsiz, gömleğinin üst düğmesi açık, parmaklarında haritası karışık bir yüzük. Bana baktı. Ben de ona baktım. Sadece bir saniye. Sonra dudaklarımı içime çekerek gülümsedim — hani "benim için biraz hızlı gittin ama bakalım" diyen o gülümseme var ya, işte o. Hayatta hiçbir kadın o gülümsemeyi öğrenmez; onunla doğar.

"İçkiniz ısmarlanmış olsun," dedi. Klasik. Ama klasiğin neden klasik olduğunun bir nedeni vardır. İşe yarar.

Adının ne olduğunu öğrendim — önemli değil, çünkü o gece o adamı ben bir oyun parçası olarak kullandım, başka hiçbir şey için değil. Bu, ona haksızlık değildi. O da beni başka bir şey için kullanmıyordu zaten. Şehirde insanlar birbirini hep böyle kullanır: karşılıklı, sessiz, suçsuz.

· II ·

Üç dakika ya geçti ya geçmedi — sırtımın tam ortasında o bakışın yandığını hissettim. Bir kadın, başkalarının kendisine baktığını bilmek için bakışmaya ihtiyaç duymaz. Sırtının tüyleri ona söyler. Ege bakıyordu.

Bakmaya devam etti. Ben dönmedim.

Yanımdaki adamla daha yüksek sesle güldüm. Kahkahanın yalandan başka bir şey olmadığını biliyordum ama önemi yoktu; biri için sahnelenen kahkahanın hep iki seyircisi olur: biri kahkahayı atan, biri kahkahanın değdiği. Adam memnundu. Ege rahatsızdı. İkisini de kendi haline bırakmadım. Adamın koluna dokundum konuşurken — bilekten yukarı, tam o "hesap dışı" bölgeden. Çok kısa. Çok ölçülü. Bir cerrah bile bu kadar dikkatli kesemezdi.

O zaman ayak seslerini duydum. Halıya basmış gibiydi, ama mekânda halı yoktu. Gerçek şu ki — bir adamın size yaklaştığını siz onu görmeden önce şehrin tüm radarları size haber verir.

"Hey, yabancı," dedi arkamdan.

İçim kıpırdadı. Yüzüm kıpırdamadı.

· III ·

Yavaşça döndüm. Çok yavaşça. Gözlerimi kısarak değil, geniş açarak. "Hangi yabancı?" dedim. Sesimde bir oyunbazlık olduğunu duydum, mutluydum sesimden.

O sırıttı. O sırıtış vardı yine — bana ait olduğunu sandığım, sonra başkasınınki olduğunu öğrendiğim sırıtış. Bu sefer aynı sırıtış başkaydı: çünkü ben artık aynı kız değildim.

"Tanıştığımız gece," dedi. "Doğum günü. Hatırladın mı?"

"Aaa," dedim, sanki bir saniye düşünmüşüm gibi. "Tabii ki. Şarapla şarap." Gülümsedim. O da gülümsedi. Ama gülümsemesinde küçük bir çatlak vardı. Bir kadının "seni hatırlıyorum ama sen kadar değil" demesi, bir erkek için belirsiz ama kesin bir hakarettir. Bunu hissetti. Hissetmesini istedim.

"Mesaj atacaktın," dedim ardından. Çok hafifçe. Bir suçlama değil — bir not. Sanki rastgele aklıma gelmiş gibi.

"Yoğundum bu hafta," dedi. Klasik. Bu klasik de işe yarardı bir zamanlar.

"Tabii tabii," dedim. "Ben de zaten unutmuştum, sen söyleyince hatırladım." Yalan. Üç gün boyunca telefonu yastığa öpercesine koymuş bir kadın için söylenebilecek en büyük yalan. Ama bazen yalan, dürüstlüğün en kibar halidir.

Yanımdaki adam pürüzsüz bir geçişle ortadan çekildi. Bu adamların bir yerden sonra bir başka adamın aurasından nasıl çekildiklerini izlemek başlı başına bir antropolojik gözlemdir. Ege boşalan koltuğa oturdu — davet edilmeden. Bu da bir hak iddiasıydı, ama bir zamanlar kalp çarpıştıran o iddia, şimdi bana sadece bir hareketten ibaret göründü.

Üçüncü bardağımı bana o ısmarladı. Tıpkı ilk akşamda olduğu gibi. Hatırladı mı, bilmiyordum. Önemli değildi — çünkü ben hatırlıyordum.

· IV ·

Yanındaki kadından bahsetmedi. Ben de sormadım. O kadın o akşam, ikimizin arasında oturup kalmış görünmez bir konuktu. Görünmez olduğunu sandığı için kendinden emindi Ege. Görünmez olmasının asıl bir kanıt olduğunu bilmiyordu.

Konuştuk. Yarım saat belki. Bir saat. Zaman aklı havada kızlara karşı hâlâ dürüst değildi ama bu sefer ben de zamana yalan söylüyordum. Kahkaha attım, ama gerektiğinde. Susmadım, ama doldurmadım. Sorular sordum, ama cevaplarına inanmadım. Tek bir şey vardı içimde, hep aynı: bunu en güzel haliyle bitirmek.

"Çıkayım ben," dedim sonunda. Saatime bakmadım — bakarsam aciliyet yalan görünürdü. Sadece ayağa kalktım. "Erken kalkacağım."

"Bırakayım mı seni?" dedi. Bu, Ege'nin bana ilk ilk talebiydi. Üç gün boyunca beklediğim mesajdan daha büyüğü.

Bir saniye düşündüm. Sadece bir saniye. Hayır, dedim. Tatlı bir hayır. Reddetmek değil, ertelemek gibi bir hayır.

"Mesaj at," dedim. Topuğumun üstünde döndüm.

Bu sefer çağırdığım o oldu.

· · ·

Mekândan çıkarken arkama bakmadım. Bakmamak için kendimi kasmadım da; gerçekten umurumda değildi artık o saniyede. İçimden bir şey kaymıştı yerinden. Aklı havada kız hâlâ oradaydı, ama yanına bir başkası daha gelmişti — daha sessiz, daha sabırlı, biraz daha tehlikeli bir başkası.

Taksi tutarken telefonum titredi. Ekrana bakmadım. Bakmamayı seçtim. Eskiden seçim diye bir şey yoktu — şimdi vardı. Bir adamın bana mesaj atması artık benim için bir kazanım değildi. Bir başlangıç bile değildi.

Sadece bir veri.

Taksiye bindim. Şoför "iyi geceler" dedi. "İyi geceler," dedim.

Adres verdim. Ondan sonra sustum.

Arka koltukta otururken aynaya baktım — şoförün dikiz aynası. Kendi gözlerimle göz göze geldim. İlk defa o aynaların arasındaki yabancı bana yabancı değildi.

Bekleyen kadın öldü. Şimdi yerinde bekleten bir kadın vardı.

Telefon yine titredi. Yine bakmadım.

Eve gidene kadar üç kere titredi.

Eve girdiğimde ayakkabılarımı çıkardım. Suyumu içtim. Yüzümü yıkadım. Yatağa girdim. Telefonu yastığın yanına koymadım. Çantamda bıraktım, koridorda. Karanlık odada uzandım, gözlerim açıktı.

Sabah baktım. Üç mesaj vardı, hepsi ondan. Sonuncusu en kibarıydı: "Yarın akşam?"

Cevap vermedim.

Henüz değil.

— bölüm III sonu —
Devam ediyor
Bölüm IV — Cevap vermeyen kadın.
( Biraz zaman sonra )
CHOPIN